29 Ekim 2011 Cumartesi

Duş almak kadar huzur veren başka bir rahatlama sistemi de küvetlerin tadını çıkarmaktı.yapılan uzun,yorucu yada eğlenceli yolculuklardan sonra huzura erişebilmek için,suyun vücudumdaki dansını beynime aksettirebilmem yeterliydi..
en sevilen hocayla en eğlenceli yolculuklarımdan birini yaptıktan sonra,yerleşeceğimiz otelin önüne geliyor ve kalacağımız odanın,binanın on birinci katında olduğunu öğrendikten sonra küçük sırt çantam ve turuncu kol çantamla odama doğru yol almaya başlıyorum.aklımdan geçen tek şeyse,sıcak bir duş alarak kedime gelmek elbette ki..odaya girip banyoya koştuğumda ise karşılaştığım mucize karşısında mutluluğumu saklayamayarak sonsuz bir çığlık fırlatıyorum...doldurulmuş bir küvet ve saray hamamlarını andıran bir banyo..''tanrım sen gerçek olmalısın.'' dememek imkansız.
dünyanın,insanların ve hücrelerimin karmaşasından çok yukarılarda ,bu fransız otelinin on birinci katındaki bu küvette bir saate yakın uzandım ve saflığıma yeniden kavuştuğumu hissettim.hiçbir zaman sıcak bir banyoda olduğum zamanki kadar kendim olamamıştım zaten.vaftize,kurşun döktürülerek kötü ruhların uzaklaştırılmasına filan inancım yoktur ama sanırım dindar insanlar için kutsal su ne anlam taşıyorsa,benim için de sıcak bir banyo aynı anlamı taşıyor.banyoda düşüncelere dalarım.suyun çok sıcak olması gerekir.insanın ayağını bile batırmaya güç dayanamayacağı kadar sıcak.sonra yavaş yavaş,santim santim,su boğazıma gelinceye dek alçaltırım kendimi.ve sonunda tamamen suyun içinde tüm bedenim.küvette uzanırken tepedeki tavana bakmaya başlıyorum.içine uzandığım her küvetin tepesindeki tavanı hatırlarım.tavanın dokusunu,çatlaklarını,renklerini,nem lekelerini ve aydınlatma düzenini hatırlarım.küvetleri de hatırlarım:ayaklı antika küvetler,tabut biçiminde modern küvetler ve nilüferli ev içi havuzlarına bakan gösterişli,pembe mermer küvetler.ve değişik boy ve biçimdeki muslukları ve çeşitli sabunlukları da hiç unutmam elbette..
sıcak suyun içerisinde tavanı izlemeye dalmışken kendi kendime,yaklaşık iki ay önce tanıştığım arkadaşım ''eriyor'' diyordum,odamdaki Elvis posteri eriyor,perdemdeki dinozorlar eriyor,dünya eriyor,hepsi eriyip kayboluyor ve artık hiçbiri rahatsız etmiyor beni.onları tanımıyorum,onları hiç tanımadım ve tertemizim ben...
o duru,sıcak suyun içinde uzanıp yatarken tüm pisliklerden arındığımı hissediyordum.banyodan çıkıp da otelin kocaman,beyaz,yumuşacık havlularından birine sarındığım zaman kendimi yeni doğmuş bir bebek kadar temiz ve taze hissettim...
 

16 Ekim 2011 Pazar

...

saat henüz 22:30 olmasına rağmen uyku gözlerimden durmadan akan sümük kadar hızlı akıyor olmalı.yorgunum.eğlencenin ve mutluluğun sonsuzluğuna inanmak istediğim zamanlardaki kadar sonsuzum.bir taraftan radyo dinleme zevkini yaşarken,diğer taraftan farklı bir ülkede olmanın nasıl bir his olduğunu düşünüyorum.çokta enteresan gelmiyor aslında.tek bildiğim,dünyanın her bir noktasında abazalığın hala devam ettiği ve dürüstlüğün hala insanlık tarafından fethedilemediği...edilir mi dersiniz?sonsuzluğun başlangıcında ya da birgün çok uzak bir günde tam bir birleşme sırasında kadının vajinası ile erkeğin penisinin tanıştığı o ''an''da...kadın itiraf eder mi adamı hiç sevmediğini...sadece diğer herkes kadar basitleşmek istediğini..cinselliğin hayatındaki yerinin basitleşebilmek için yaşadığı bir kural olduğunu..kurallarını aşıp zamanı sonsuzluğun durak noktasında bekletmek istediğini...aslında yaşanan o an,her aklına geldiğinde midesindeki peristaltik hareketlerin tüm bedenine sonsuzluğun şölenini yaşattığını...
sanmam...
bunları itiraf edebilmek ne mutlu ederdi bir kadını...sırf deneyim olsun diye yaşandığını bilseydi adam ne hissederdi?bence bir daha asla cinsellik yaşamak istemez,aynada kendine bakmaktan hep korkardı...
ve kadın adama;asla ondan zevk almadığını da belirtmek ister, mide bulantısının ardından gülme krizlerinin geldiğini de söylerdi sanırım...tabi insanlık dürüstlüğü hak etseydi...

9 Ekim 2011 Pazar

Ya şimdi anlamadığım;sırf etiklikten anladıklarını ve yaşam tarzları olduğunu gösterebilmek için,yazılan bir yorumun beğenilmesi,yorumlanması bir nevi yorum yazan kişiyi gaza getirme tekniklerini kullanabilmeyi deneyen insancıklar!niye bu kadar banalleşmek zorundasınız.bırakın adam ruh halini paylaşsın.üzgünse teselli etmek zorunda,mutlu ise de tebrik etmek zorunda değilsiniz...
sıkıldım sanırım bu etik kurallar çerçevesinde gelişimini tamamlamaya çalışan kurallı insanlardan.kural demişken,kurallara inanmıyorum ben.neden mi?kural kendi içimizdeki zorlamalarımız ve başaramadıklarımız olmalı diye düşünüyorum.kural ruhun antagonistliğini yok ederken,bedenin gri hücrelerini zamanın sonsuzluğundan kopararak belirli bir saatte sabitliyor...

7 Ekim 2011 Cuma

zamansızlık

saat 10:30 da uyanmakla başlayan bir gün ve bel fıtığı olmamak için uygulanması gereken yataktan kalkma hareketi ile güne başlamak..sıkıcı bir gün olduğunu yataktan fırlayarak uyanmamamla anlamıştım.bu günden tek beklentim;derslerimin sona ermesi ve eve gelebilmemdi.sıradan bir kahvaltı ve sonra cici,prenses bir kadın olup evden ayrılma..tabi ki küpe takmayı unutmamak gerek.en önemli kısmı buydu zaten.ne olursa olsun asla küpesiz çıkmamak.okul servisini kaçırmamak için koşmaya çalışan 1000 tonluk fil gibi koşmalarım falan filan..ilk dersimin bulaşıcı hastalıklar olması ayrıca mutlu kılmasa da beni,ders başlamıştı.sonrasını hatırlamıyorum zaten.neden mi?sürekli ayakkabılarımı izledim.beni ergen bir prenses yapabilmiş miydi bu ayakkabılarım..sanmam..dersin 16:30 da bitmesi ve evde tek olma fikri beni,''bir yerlere gitmen gerek''düşüncesine itiyordu her geçen dakika..metroda karşılaştığım alt sınıfımın ısrarı üzerine onun evine gitmeye karar vermiştim.beş saniye sürmüştü karar verebilmem.eve gidilip dinlenme faslı,yemek derken çay içelim denildi evdeki bireylerinde katılımı ile...konu Isparta'dan açıldı.gitmemiştim ısparta'ya.herksin heyecanla bahsettiği yeri hiç merak etmemiştim.oysaki önünde eğilmem gereken insan ıspartalıydı..kendi kendime konuşmaya başlamıştım ki;ısparta fotoğrafları önümde diz çökmeye başlamışlardı bile.bu davet,bahsedilen sohbet konuları,düşünceler hepsi yersiz ve zamansızdı.ben bile zamansızdım..düşüncelerim birbirinden bağımsızdı.bunları düşünürken,her bir fotoğraf hakkında anlatılan hikayeleri fark ettim..şaşırtıcıydı.yaşamına,düşüncelerine,sağ duyusuna,bir konuya olan inancına ve bunu savunmakta ki iradesine hayran kaldığım insan anlatılan fotoğraf karelerine sığdırılmaya çalışılmıştı..fotoğrafı çeken kişiyi kıskanmak istedim ama yapamadım..her bir fotoğraf için 10 damla gözyaşı döktüm..tutmak istedim bir kaç fotoğrafta kendimi.başaramadım..göz yaşlarıma hakim olmak istediğim her saniyede,gözyaşı yerine çakıl taşları döküldü gözlerimden...sonra,zamansız olan her şeyin mutluluk göz yaşlarına boğabileceğine inandım insanı... 
mutluluk bazen hiçbir şeydi:)

5 Ekim 2011 Çarşamba

aşk tanımlaması

Kapıları geçerek ilerleyen kamera hızla bir odaya giriyor ve bordo çarşafı olan bir yatak etrafında dönmeye başlıyor senaryo...''senin çizgilerin dolanıp durdu kafamda''diyor şarkı sözlerini seslendiren Redd grubu solisti Doğan Duru...müziği dinlemek değil amacım,sadece sesli bir ortam yaratabilmek hücrelerime...''evet güzel şarkı abi''diyordur bunu dinleyen milyon insan..şimdi klipte yastıkla birbirlerine girişme sahnesi falan da var.klasik aşk senaryolarını bilirsiniz işte...aşk bu mudur yani?kavga et.yastıkla birbirine giriş.sonra barış ve hiçbirşey yokmuş gibi devam et kaldığın yerden...ama aradaki o üç günü,yaşanılan üzüntüleri nereye gönderdiniz yada nasıl başardınız o üç günü gönderebilmeyi?
aşk sanılan duygu sadece açlık aslında..saf duygu olarak göremiyorum üzgünüm..saf olan hiçbir şeyin cezbedici olmadığına inanmamdan kaynaklıdır belkide bu düşüncem kim bilir...neyse işte çok uzatmayayım uyuyup kursa gitmem gerek.
aşk;tutku ve şehvetten oluşan en saf duygudur!!!maksimum 3 ayla sınırlıdır..daha fazla yaşayabilmek için çaba harcamayın mide bulantısı yaratmaktadır...

  
çizim:tuğrul yıldız