23 Kasım 2011 Çarşamba

yorgun bir yazı

yorgunum,sebepsizim ve kanunsuzum..zamandan soyutlanmış derim bedenimi kaplamaktan yorulmuş bir hal içinde..sıkıldım...uzun yolculukların özlemi ve rahatlatacağı düşüncesi,giderek beynimdeki tüm hücreleri ikna ediyor..yoruldum tüm amaçsız yaşayan insanlardan...dünyanın en basit insanı olmayı seviyorum.klasik ve zamanı farklı kılmaya çalışmayan bir kadın olmak!bu yaşayış tarzı stresten uzak tutuyor hücrelerimi..düşünmek zorunda kalmıyor,sadece yaşıyor olmanın verdiği,kimi zaman mutluluk kimi zaman ise yalnızlık duygusunu sindirerek yaşama hakkını sunmuş oluyorum kendime..sınavlar,insanların stresi,dinliyor numarası yapma ve rolünü yerine getirebilme çabası ve ardından gelen yorgunluk...egzotik bir otel odasını andıran bir mekana giriyorum sonra.beni sonsuzluğa götüren yerdeyim evet..rahatlamanın tüm evrelerini yaşadığım odam,yatağım ve ayna önündeki metal kutu şahit tüm yaşanmışlıklara...

17 Kasım 2011 Perşembe

Narsist olan her insana yakıştırdığım tek bir yaşayış biçimi var. o da mazoşist olarak yaşamlarına devam etmeleri.
mükemmelliği aradığımız her an oyunda olduğumuzu fark edebilseydik eğer,kendimizi kandırmak ve Tanrı'nın mucizelerini görmekten yoksun olmazdık.olduğu gibi kabul edilebilseydi dünya ve yetinebilseydi insanoğlu elinde olan güzelliklerle savaşlar ve yıkımlar ortadan kalkar,herkes farklı bir kimlik arayışı içinde kendini kabul ettirebilme çabası içerisine girmezdi belki de.zamanı soyutlamak istemez,ölümsüzlük için yok olmazdı.ama oyunda olmasaydı ve ego banyosuna girmekten zevk almasaydı...

5 Kasım 2011 Cumartesi

Tek derdi mutlu olmak gibi görünse de,egosunu tatmin edebilmek ön plandaydı.mutluluğu yakaladığı anda kaybedeceğine öylesine inandırmıştı ki kendini,bu duygunun onu kaybetmesine izin vermeden kendisi terk etmeliydi her daim insanlığı.korkusuz yaşamak içindi tüm çabası.bunun için terk etmişti herkesin inandığı yüceliği.onun için zaman,ön plana çıktığı anlardan ibaretti.saati sorduğunuzda ego çorbalı kertenkele kafası demekten çekinmezdi.böyle garip cümlelerin kendine has bir üslup olduguna inanmıştı.çevresindeki her insan degerliydi.ama belirli aralıklarla.bu aralıklar ve en samimi arkadaş kavramı sürekli değişirdi onun için.egosunu kimde tatmin ederse o onun için mükemmellikti ve ona tapabilirdi.ama sadece bir kaç ay..mutlulugun,sadece insanlığın zirvesinde olmakla var olabieceğine inanıyordu.üzücüydü bu.yanıbaşında ona mutluluğu sunan insanlar,bir çöp parçasından ibareti.tek derdi kendi benliğiydi ve bu onun sonu olacaktı..çünkü bencildi.sonsuzluk kadar yalnız ve bencil...
çizim:Franz Stuck

29 Ekim 2011 Cumartesi

Duş almak kadar huzur veren başka bir rahatlama sistemi de küvetlerin tadını çıkarmaktı.yapılan uzun,yorucu yada eğlenceli yolculuklardan sonra huzura erişebilmek için,suyun vücudumdaki dansını beynime aksettirebilmem yeterliydi..
en sevilen hocayla en eğlenceli yolculuklarımdan birini yaptıktan sonra,yerleşeceğimiz otelin önüne geliyor ve kalacağımız odanın,binanın on birinci katında olduğunu öğrendikten sonra küçük sırt çantam ve turuncu kol çantamla odama doğru yol almaya başlıyorum.aklımdan geçen tek şeyse,sıcak bir duş alarak kedime gelmek elbette ki..odaya girip banyoya koştuğumda ise karşılaştığım mucize karşısında mutluluğumu saklayamayarak sonsuz bir çığlık fırlatıyorum...doldurulmuş bir küvet ve saray hamamlarını andıran bir banyo..''tanrım sen gerçek olmalısın.'' dememek imkansız.
dünyanın,insanların ve hücrelerimin karmaşasından çok yukarılarda ,bu fransız otelinin on birinci katındaki bu küvette bir saate yakın uzandım ve saflığıma yeniden kavuştuğumu hissettim.hiçbir zaman sıcak bir banyoda olduğum zamanki kadar kendim olamamıştım zaten.vaftize,kurşun döktürülerek kötü ruhların uzaklaştırılmasına filan inancım yoktur ama sanırım dindar insanlar için kutsal su ne anlam taşıyorsa,benim için de sıcak bir banyo aynı anlamı taşıyor.banyoda düşüncelere dalarım.suyun çok sıcak olması gerekir.insanın ayağını bile batırmaya güç dayanamayacağı kadar sıcak.sonra yavaş yavaş,santim santim,su boğazıma gelinceye dek alçaltırım kendimi.ve sonunda tamamen suyun içinde tüm bedenim.küvette uzanırken tepedeki tavana bakmaya başlıyorum.içine uzandığım her küvetin tepesindeki tavanı hatırlarım.tavanın dokusunu,çatlaklarını,renklerini,nem lekelerini ve aydınlatma düzenini hatırlarım.küvetleri de hatırlarım:ayaklı antika küvetler,tabut biçiminde modern küvetler ve nilüferli ev içi havuzlarına bakan gösterişli,pembe mermer küvetler.ve değişik boy ve biçimdeki muslukları ve çeşitli sabunlukları da hiç unutmam elbette..
sıcak suyun içerisinde tavanı izlemeye dalmışken kendi kendime,yaklaşık iki ay önce tanıştığım arkadaşım ''eriyor'' diyordum,odamdaki Elvis posteri eriyor,perdemdeki dinozorlar eriyor,dünya eriyor,hepsi eriyip kayboluyor ve artık hiçbiri rahatsız etmiyor beni.onları tanımıyorum,onları hiç tanımadım ve tertemizim ben...
o duru,sıcak suyun içinde uzanıp yatarken tüm pisliklerden arındığımı hissediyordum.banyodan çıkıp da otelin kocaman,beyaz,yumuşacık havlularından birine sarındığım zaman kendimi yeni doğmuş bir bebek kadar temiz ve taze hissettim...
 

16 Ekim 2011 Pazar

...

saat henüz 22:30 olmasına rağmen uyku gözlerimden durmadan akan sümük kadar hızlı akıyor olmalı.yorgunum.eğlencenin ve mutluluğun sonsuzluğuna inanmak istediğim zamanlardaki kadar sonsuzum.bir taraftan radyo dinleme zevkini yaşarken,diğer taraftan farklı bir ülkede olmanın nasıl bir his olduğunu düşünüyorum.çokta enteresan gelmiyor aslında.tek bildiğim,dünyanın her bir noktasında abazalığın hala devam ettiği ve dürüstlüğün hala insanlık tarafından fethedilemediği...edilir mi dersiniz?sonsuzluğun başlangıcında ya da birgün çok uzak bir günde tam bir birleşme sırasında kadının vajinası ile erkeğin penisinin tanıştığı o ''an''da...kadın itiraf eder mi adamı hiç sevmediğini...sadece diğer herkes kadar basitleşmek istediğini..cinselliğin hayatındaki yerinin basitleşebilmek için yaşadığı bir kural olduğunu..kurallarını aşıp zamanı sonsuzluğun durak noktasında bekletmek istediğini...aslında yaşanan o an,her aklına geldiğinde midesindeki peristaltik hareketlerin tüm bedenine sonsuzluğun şölenini yaşattığını...
sanmam...
bunları itiraf edebilmek ne mutlu ederdi bir kadını...sırf deneyim olsun diye yaşandığını bilseydi adam ne hissederdi?bence bir daha asla cinsellik yaşamak istemez,aynada kendine bakmaktan hep korkardı...
ve kadın adama;asla ondan zevk almadığını da belirtmek ister, mide bulantısının ardından gülme krizlerinin geldiğini de söylerdi sanırım...tabi insanlık dürüstlüğü hak etseydi...

9 Ekim 2011 Pazar

Ya şimdi anlamadığım;sırf etiklikten anladıklarını ve yaşam tarzları olduğunu gösterebilmek için,yazılan bir yorumun beğenilmesi,yorumlanması bir nevi yorum yazan kişiyi gaza getirme tekniklerini kullanabilmeyi deneyen insancıklar!niye bu kadar banalleşmek zorundasınız.bırakın adam ruh halini paylaşsın.üzgünse teselli etmek zorunda,mutlu ise de tebrik etmek zorunda değilsiniz...
sıkıldım sanırım bu etik kurallar çerçevesinde gelişimini tamamlamaya çalışan kurallı insanlardan.kural demişken,kurallara inanmıyorum ben.neden mi?kural kendi içimizdeki zorlamalarımız ve başaramadıklarımız olmalı diye düşünüyorum.kural ruhun antagonistliğini yok ederken,bedenin gri hücrelerini zamanın sonsuzluğundan kopararak belirli bir saatte sabitliyor...

7 Ekim 2011 Cuma

zamansızlık

saat 10:30 da uyanmakla başlayan bir gün ve bel fıtığı olmamak için uygulanması gereken yataktan kalkma hareketi ile güne başlamak..sıkıcı bir gün olduğunu yataktan fırlayarak uyanmamamla anlamıştım.bu günden tek beklentim;derslerimin sona ermesi ve eve gelebilmemdi.sıradan bir kahvaltı ve sonra cici,prenses bir kadın olup evden ayrılma..tabi ki küpe takmayı unutmamak gerek.en önemli kısmı buydu zaten.ne olursa olsun asla küpesiz çıkmamak.okul servisini kaçırmamak için koşmaya çalışan 1000 tonluk fil gibi koşmalarım falan filan..ilk dersimin bulaşıcı hastalıklar olması ayrıca mutlu kılmasa da beni,ders başlamıştı.sonrasını hatırlamıyorum zaten.neden mi?sürekli ayakkabılarımı izledim.beni ergen bir prenses yapabilmiş miydi bu ayakkabılarım..sanmam..dersin 16:30 da bitmesi ve evde tek olma fikri beni,''bir yerlere gitmen gerek''düşüncesine itiyordu her geçen dakika..metroda karşılaştığım alt sınıfımın ısrarı üzerine onun evine gitmeye karar vermiştim.beş saniye sürmüştü karar verebilmem.eve gidilip dinlenme faslı,yemek derken çay içelim denildi evdeki bireylerinde katılımı ile...konu Isparta'dan açıldı.gitmemiştim ısparta'ya.herksin heyecanla bahsettiği yeri hiç merak etmemiştim.oysaki önünde eğilmem gereken insan ıspartalıydı..kendi kendime konuşmaya başlamıştım ki;ısparta fotoğrafları önümde diz çökmeye başlamışlardı bile.bu davet,bahsedilen sohbet konuları,düşünceler hepsi yersiz ve zamansızdı.ben bile zamansızdım..düşüncelerim birbirinden bağımsızdı.bunları düşünürken,her bir fotoğraf hakkında anlatılan hikayeleri fark ettim..şaşırtıcıydı.yaşamına,düşüncelerine,sağ duyusuna,bir konuya olan inancına ve bunu savunmakta ki iradesine hayran kaldığım insan anlatılan fotoğraf karelerine sığdırılmaya çalışılmıştı..fotoğrafı çeken kişiyi kıskanmak istedim ama yapamadım..her bir fotoğraf için 10 damla gözyaşı döktüm..tutmak istedim bir kaç fotoğrafta kendimi.başaramadım..göz yaşlarıma hakim olmak istediğim her saniyede,gözyaşı yerine çakıl taşları döküldü gözlerimden...sonra,zamansız olan her şeyin mutluluk göz yaşlarına boğabileceğine inandım insanı... 
mutluluk bazen hiçbir şeydi:)

5 Ekim 2011 Çarşamba

aşk tanımlaması

Kapıları geçerek ilerleyen kamera hızla bir odaya giriyor ve bordo çarşafı olan bir yatak etrafında dönmeye başlıyor senaryo...''senin çizgilerin dolanıp durdu kafamda''diyor şarkı sözlerini seslendiren Redd grubu solisti Doğan Duru...müziği dinlemek değil amacım,sadece sesli bir ortam yaratabilmek hücrelerime...''evet güzel şarkı abi''diyordur bunu dinleyen milyon insan..şimdi klipte yastıkla birbirlerine girişme sahnesi falan da var.klasik aşk senaryolarını bilirsiniz işte...aşk bu mudur yani?kavga et.yastıkla birbirine giriş.sonra barış ve hiçbirşey yokmuş gibi devam et kaldığın yerden...ama aradaki o üç günü,yaşanılan üzüntüleri nereye gönderdiniz yada nasıl başardınız o üç günü gönderebilmeyi?
aşk sanılan duygu sadece açlık aslında..saf duygu olarak göremiyorum üzgünüm..saf olan hiçbir şeyin cezbedici olmadığına inanmamdan kaynaklıdır belkide bu düşüncem kim bilir...neyse işte çok uzatmayayım uyuyup kursa gitmem gerek.
aşk;tutku ve şehvetten oluşan en saf duygudur!!!maksimum 3 ayla sınırlıdır..daha fazla yaşayabilmek için çaba harcamayın mide bulantısı yaratmaktadır...

  
çizim:tuğrul yıldız

25 Eylül 2011 Pazar

bir ergen sendromu sabahı:))

Yaklaşık iki ay önce yapılması gereken bir işi,iki ay sonraya bırakabilme cesaretini gösteren sevgili ev arkadaşım ile birlikte kendimizi avutma çabası içinde mutlu olmaya çalışırken,bir de bakmışız bir ekim tarihi 250 km x/t ile bize dogru uçmakta.bu böle devam etmez diyoruz ve...
sabah uyandıgımızda güne oldukça kararlı başlayıp kahvaltımızı heyecanla yapıyoruz.oleyyy rapor yazacağız havasndayız(çarpılmak istemiyorum tabiki)kahvaltı uzadıkça uzuyor.ikimizde sessizleşmeye başlıyoruz.veee tam başlamaya karar vermişken;telefonum 'nokia tune' melodisi ile beni sinirlendiriyor.telefonuma bakıyorum adana'dan arkadaşım.''berrin size geliyorum.''diyor.''yok'' diyemiyorum ama oldukça kızgınım telefonuma.''ya ben rapaor yazacaktım yaa.''diyorum üzgün,bitmiş,ders çalışma ve üretme hakkı elinden alınmış bir birey olarak.esraya bakıyorum,kafasını duvara geçiriyor.neden mi?üzgün.''ders çalışmak''diyor ve ağlamaya başlıyor..bukadar istekli bir ders çalışma günümüzü de erteliyor ve akşam dışarı çıkarak,ertelemenin çok ta kötü bir fikir olmadığına karar kılıyoruz:)))


Not:sadece yazılarda seviyorum ergen sendromlu olmayı:))

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Püriten'e 2..

Ben ilk defa hayattaki sınırlarımı kaldırmıştım oysaki..ilk defa kalbimi koşulsuzca açmıştım bir püriten'e..sorgusuz olmuştum ilk defa...kendim kadar güvenmiştim ve daima güveneceğim belki de...ben ilk defa asla dediklerimi yapmıştım ama korkmadan ve pişman olmadan asla...tüm hücrelerimi kendime adayan ben;başka biri için adamaya başlamıştım en büyük hücremi...ve ben ilk defa birine korkmadan söylemiştim o iki kelimeyi..biliyordum aslında korkulası kelimelerin söylenmemesi gerektiğini.ama bir kere hissetmeye başlarsanız tüm yaşadıklarınızı, ne kendinizi durdurabilirsiniz ne de dünyayı...
''pişman mıyım''?diye düşünüyorum şimdilerde...ama her defasında koca bir ''asla''kelimesi karşılıyor beni bir solo enstrümandan oluşmuş konçertosu ile...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

tarifsiz adam

...“Kendimi yalnızca hikayelere ait hissediyorum. Bir yere ait hissetmiyorum. Ve sadece onlara ait hissettiğim için yazıyorum. Ne düşündüğümü de bilmiyorum. Ne düşündüğümü anlamak için, bir düşünme biçimi olarak yazıyorum. Yazarak en uzak noktaya ulaşabiliyorsunuz. Yazma nedenlerimden biri de bu...”

 demiş zakasına hayran kaldığımız Hakan Günday..ne kadar da güzel özetlemiş düşüncelerin sınırsızlıklarla anlam kazanacağını...


Not:''Bir yere ait hissetmiyorum.''bu cümleyi daha önce de duymuştum,yine tarifsiz düşüncelere sahip olan bir dünyalı'dan..sadece sonsuzluğa ait oluğuna inandığım bir dünya'lıydı o da...

7 Ağustos 2011 Pazar

ruhun titreyişi..

Hissetmek tüm ruhunla bedeni ve sonra hücrelerine ulaştırmak özgürlük savaşçısını..bedeni soyutlamak zamandan..zor gibi gelmesin azizim,hiç olamayacağını düşündüğün kadar kolaymış…yaklaşık 1 saat önce öğreniyorum özgürlüğün kelimeden ibaret olmadığı gerçeğini…
Eski bir motosikletle başlıyor ruhların kapalı gökyüzünü aydınlatan dansı…
Hafif bir rüzgar önce.her bir hücrenizi dirilten..sonra biraz daha…ve işte ‘’o an’’artık tek bir düşünceye hükmediyor,ruhunuzu oluşturan bedendeki her bir hücreniz…karanlıktaki aydınlığın,umutsuzluktaki sevincin fotografını çekiyor gözyaşlarım..kendimi bukadar   tarifsiz hissetmişmiydim diye düşünüyorum…tarifsiz duyguları anlatmaya çalışmak kadar mükemmel bir şey olmaz diyorum sonra…sınırsız kelimelerin sınırsızlıklarını öğretiyor bu ‘an’’lar insan denilen figürana…
…Ve birkez daha mutlu oluyorum hissederek yaşadığım her şeyden…
Not:unutulmaz birkaç dakika için sonsuz teşekürler...

20 Temmuz 2011 Çarşamba

with the smile...

Kendimden birşeyler arıyorum her şeyde.bir bedende,bir şarkıda,bir filmde ve bir düşüncede..bazen bir mobilyada da aradığım olmuyor değil.''sen kimsin?'' dediklerinde;adım kırmızı,soyadım bisiklet demek istiyorum arada bir..
iste kendimi buldugum bir müzikle başbaşa bıraktım bile sizleri..;)
koop island..

........

Gece 01:33 vücudum yorgun.yaklaşık 400 bölmeden oluşuyor bedenim.her bölme farklı hikayelerin temsilcisi.beynimin sağ tarafı kepenklerini kapatmaya çalışırken,sol tarafı florasanlarını teker teker açmakta ısrarla…
Yorgun bir beyne sahip makinalar gibiyim.çalışan ama ölümünü gerçekleştirmek için uygun çalışma ortamını bekleyen makinalar gibi.neden bu ısrarım?''biraz daha dayan''diyen bir sahibimde yok oysaki..düşünmekten yoruluyorum çogu zaman.ama vazgeçilmezlerim arasında baştan ilk üçü oluşturuyor bu eylem..
Bu aralar 2 ay sonrasını düşünerek mutlu olmaya karar verdim.2 ay sonra istediğin yaşam tarzına ulaşmak ve gelecek hayalleri..bunları düşündükçe beynim tek bir bölmeden ibaret oluyor.tüm hücrelerim tek bir hedefe yöneliyor.inanamıyorum ama;ruhum,beynim ve bedenim tek bir kelimede sevişiyor.
belki de ilk defa…

18 Temmuz 2011 Pazartesi

müziğin zaferi

Sarhoştu!eğlenmek için gittiğim yerde dikkatimi ilk çeken bu kadın olmuştu.dans ediyordu önüne çıkan herkesle.cinsiyeti önemli değildi o an.eğlenmek geceye yakın bir kavramdı.içki,esrar,müzik ve dans..tabii sonra da birkaç kelimeyi sıralayabilecek kadar tükettiği maddelere meydan okuyan ayıkların anlattığı hikayeler..en sonunda da seks.eğlenmenin özeti.daha fazlası israf…
Bunları düşünürken gözüm tekrardan kadını aramaya başladı.tam karşımdaydı.kısa kızıl saçları onu olabildiğince çekici ve sempatik gösteriyordu.ancak 17 yaşında bir ergen oldugunu saklayamıyordu.sarhoşluk kadınlara çok zalim davranabiliyordu bazen.hafizanın en karanlık odalarını aydınlatmaya çalışan bir projektöre dönüşebiliyordu an!kadın kendine baktığımı görmeksizin konuşuyordu ve gözlerinden akan birkaç damla..birşeyler söylüyordu…müzikle yarışırcasını bağırıyordu belkide…sonra birkaç adım atarak;tamda önümde duran,arkasını dönmüş olan adamın yanına geldi ve başını adama yasladı…küçük sırrını mı söylemişti duyulmayan çığlıklarıyla ya da sadece dudaklarını hareket ettrimişti kimbilir.
Kim kimi duymuştu ki zaten,bugüne kadar?kim kimin çığlığına koşmuştu ki?komşularının çığlıklarını bile duymazdan gelen insanların payına sessizce ağlamak düşmeliydi zaten.dünyada yardım istenecek kimse yoktu.yardım kuruşlarının doyurdugu birkaç yüz bin kişi teselli etmemeliydi insanlığı.düşünüyorlar mıydı bu kuruluşlar, bayat ekmeklerle doyurdukları insanların haykırışlarını?..
Kadın tekrardan dans etmeye başlamış ve onun dansı ile gece insanlarının ayini de kaldığı yerden devam ediyordu.kaybolmuşluğun kahkaya karıştığı loş ışıkta…
Kadın bir süre sonra bakışlarımı fark etmiş olmalı ki yanıma geldi ve kaldıgı yerden ağlamaya devam etti…bir şeyler anlatıyor ama ben bu senfoniyi duyamıyordum.sonra kendim hikayeler uydurdum bu gözyaşlarına…kurutamıyordu konuşurken gözyaşlarını.başlamıştı ve duramıyordu..bütün damarları,kemikleri gözpınarlarından çıkıyordu.
geriye bir tek derisi kaldı kadının.
yok oldu gözyaşlarında tüm bedeni...

15 Temmuz 2011 Cuma

yabancı

Bugun farkettim ki,daha dogrusu fark ettiren birileri oldu demem gerekmekte sanırım.dört gündür aynı sahilde ve aynı şezlongta oturuyormuşum.bunu bana söyleyen kişi beni 4 gündür izliyormuş.aslında dört gündürdeniz için geldigimi,fakat denize girmedigimi fark ettim,konuşan yabancıya kulak verince.ne kadar zamandır burada oldugumu hatırlatılıncaya kadar unutmuşum.’’sadece oturuyorsunuz ve kitap okuyorsunuz.yemek bile yemiyorsnuz akşama kadar.akşam saat 7 gibi gidiyorsunuz,sekiz gibi tekrar buradasınız.ve gece 12 den sonra denize girdiginizi gördüm dün gece.’’dedi yabancı.dinledim sadece ve sonra fark ettim hiç yemek yemiyordum ve aynaya bakmamıştım italya dan döndükten sonra.4 gün boyunca neden uyumamıştımki.oysaki kafama takılan sorunlarım yoktu.var mı diye düşündüm o an.ama yoktu.dört güne dair hatırladıklarım var elbelt.tanımadıgım insanların gelip tanışmak istediklerini söylemelerini hatırlıyorum.kendilerini tanıttıkları cümleler oluyordu sanırım.ama ben kendimi tanıtmadan onları dinliyordum.sonra kitap okumaya devam edince gittiklerini görüyordum.bilmem belki de kızmışlardır.kendimi denize bakarken mutlu kılmayı seviyorum.gece denize girdigimde,dalgaların sadece bana ait olmasını belkide…şezlongları  mutsuz kılmamak için geceleri sahilde oturmalarım.bir adam vardı 200 yıl önce tanıştıgım..birbirimizi çok iyi tanıyan iki yabancıydık...ve bir gece bana;’’sen uyudugunda ben kendimi çok yalnız hissediyorum’’demişti.o geceden sonra uyumadım.yalnız kalmasını istemedim yada mutlu kıldım kendimi bu şekilde…sadece bir tek adamı dinliyorum bu aralar.devendra banhart!seversiniz tanıyın derim.kendini sevmesenizde müzikleri etkileyici..birde ismini bilmediğim bir yazarla tanıştım dün gece.kadın mıydı yoksa erkek mi?tekrar gördügümde dikkat etmeye karar verdim.aynaya bakıp gelmem gerek.merak ettim bir an kendimi.kemiklerim boynumda akseuar gibi durmakta.bu kadar küçülmüş olamam diyorum.ama o bendim belkide tekrar ergenlik dönemine giriyorumdur düşüncesi esir aldı beyin hücrelerimi.bu detaya takılmıyorum şimdilerde.acıktım evet!uzun bir süre sonra bu hissi algılayabilmekten mutluyum…
birşeyleri hatırlamak için birilerinin yardımına ihtiyaç duyuyoruz sanırım son günlerde.
Teşekkürler yabancı!

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Karakterim=sümük!

Sümük ve karakter kelimesini bir arada kullanınca sümük gibi yapışan bir kadın oldugum aklınıza gelebilir elebet.ancak ben buna karar veremem sanırım.eski sevgililerimden biri yazarsa bloguma bunu ögrenmiş olabiliriz:)
Neyse ben sizlere ilişki anlamındaki sümükten bahsetmeyeceğim elbette.kış boyunca hiç olmadığım kadar sümük akıttım.vize final demeden birlikte hazırlandık.beni hiç yalnız burakmadı bu salgı sagolsun.tabiki kurbağalı peçetelerimi unutmamak gerek.sadık dostlarım benim. Geçmiyordu, ben de artık o yokmuş gibi davranıyordum….
Ben zaten inişli çıkışlı bir grip hayatına girmiştim epeydir.ama yazın ortasında bu grip nedir anlam veremedim. Kulağım o kadar uzun süredir tıkalı ki unuttum artık normal duyduğum günleri. Bir de kulak tıkalı olunca sadece kulak tıkalı olmuyor elbet. geri zekâlıya bağlıyorsunuz. Bilhassa diyalog esnasında “Ha?”“Hı?” seslerini o kadar çok kullanıyorsunuz ki ilişkileriniz yıpranıyor. Kulak tıkalı olunca kendi sesini de bilemiyor insan. Bağırmış olmayayım diye sürekli fısıltıyla konuşuyormuşum. Bir de son günlerde boş boş bakmaya başlamıştım. Akvaryumun içinde gibi tuhaf bir his. Burun akıntısı da o kadar uzadı ki, şöyle söyleyeyim, sümük kişiliğimin parçası haline geldi.
Ben ondan vazgeçsemde,bu akıntı yada salgı ne derseniz artık.bana yapıştı gitmek bilmiyor.sevmeye çalışıyorum şimdi onu.her ilişkiye adım atmaya çalışan kadınlar gibi.belki bir süre sonra onu sevdiğimi düşündürebilirsem vazgeçip gider her erkek gibi:))))

12 Temmuz 2011 Salı

duyulmayan çığlıklar

Çirkinim...
Zamansız gelen her şey kadar anlamsızım.ruhum ve ben ayrı dünyalar ve beynim başka bir insan.kalbimdeki uçurtmaların uçuşlarını izliyorum.hepsi tek tek yükselirken,tek korkum biranda düşecek olmaları..uçurtmasız yaşayamam oysaki biliyorum..3 farklı dünyada yaşıyorum ve her birini düşünme fırsatı yaratmaya çalışıyorum..kırmak kadar kötü bir şey yapmak istemiyorum bu üç dünyaya…en çok lunaparkı özledim…bilirisiniz çarpışan otomobilleri sevmem!
Antagonist ruhum her geçen gün bir daha alt etmeye çalışıyor beni yorulmaksızın…ben ne yapıyorum…sabahtan akşama kadar sahildeyim.akşam eve gittiğimde tekrar sahile gitmem gerektiğini düşünerek dönüyorum kumsala..sahiplenmem gerektiğini düşünerek bazı şeyleri şezlongu sahiplenmeye karar verdim..ve geceleri deniz benim oluyor!sabahları ise hediye ediyorum tüm insanlığa okyanusları…
Zamanı yok etmek ve ruhumun antagonistliğini ele geçirmek için çabalıyorum bu aralar…ve birde şezlongları boyuyorum gece 12 den sonra..gelmek ister misin?